KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 27-12-2022 09:09

Bünyamin Kıvrak Yazdı: NALBANTLI 'NIN TOKİ SERÜVENİ

Ne çok anılar saklar Nalbantlı Mahallesi. Şimdi Aşağı Nalbantlı ile Yukarı Nalbantlı'yı birbirine bağlayan ve her iki ucunda da eski bir Malpazarı'nı barındıran meşhur yolun bir yakasında geri dönülmez bir yıkım var.

Bünyamin Kıvrak Yazdı: NALBANTLI 'NIN TOKİ SERÜVENİ

Ne çok anılar saklar Nalbantlı Mahallesi. Şimdi Aşağı Nalbantlı ile Yukarı Nalbantlı'yı birbirine bağlayan ve her iki ucunda da eski bir Malpazarı'nı barındıran meşhur yolun bir yakasında geri dönülmez bir yıkım var. Doğrusu ve yanlışı ile Toki gerçeği mahallenin üzerinde yıkım rüzgarları estiriyor. Bir zamanların cıvıl cıvıl sokakları, son bir kaç parça işe yarar eşyalarını alma telaşı içindeki ev sahiplerinin puslu seslerine terkedilmiş. Sadece bir kaç on yıl önce neredeyse tüm mahallelinin kendir işi ile uğraşması nedeniyle bu iş koluyla anılan mahalle, geç saatlere dek kendir soyanların yaktığı cılız ateşlerle aydınlanır ve tüm Vezirköprü gençlerince "Dallas" diye anılan büyülü ambiyanslar sunardı. Aşağı Nalbantlı Camiinin hemen önündeki tarihi çeşme yok edileli hayli zaman geçti. Oysa bir zamanlar şakır şakır akan çeşmenin sesi, hemen mahallenin yanıbaşından akan Uluçayın çağıltılarına karışırdı. Uluçay deyince elbette kendir bükenler akla gelir. Yukarı Nalbantlı'dan Aşağı Nalbantlı^ya dek bir şerit halinde çayın kıyısındaki kumsalı mesken tutan kendirciler, çok yakın bir zamana dek bu tarihi ilçenin adeta simge mesleklerinden birini icra ederlerdi. Yedisinden yetmişine tüm Nalbantlılılar mutlaka bu meslekle bir zamanlar iştigal etmişlerdir. Sabah erkenden başlayan bu hercümerç, akşamın geç saatlerine dek sürerdi. Mahallenin yağız delikanlıları "dolap" denilen çıkrıkları hep aynı frekansta çevirirken, tuğcular maharetli elleriyle araba urganı, sığır yuları, sicim gibi ipleri yetiştirmenin tatlı telaşındaydı. Ne var ki kendir lifinin yerini daha ucuz jüt ve naylon ipler alınca, ta seksenli yıllarda bu mesleğin helvasını çoktan yemeye başlamıştık bile. Şehrin en güzel simitlerini yapan fırın da caminin hemen karşısındaki yerini terkedeli bir hayli zaman oldu. Bir kaç yıl önce Nalbantlı mahallesinin adı TOKİ ile yanyana anılmaya başladı ve bir iki yıl gibi kısacık bir sürede Nalbantlı mahallesinin neşesine tüy dikti.

Daha önce defalarca fotoğrafladığım bu sokak aralarını, bu kez terkedilmiş halleriyle fotoğrafladım. Bir kaç ev dışında neredeyse hepsi boştu. İşe yarar ne varsa sökülüp götürüldüğünden koca balina iskeletlerini andıran evlerin içine de girdim ve duvarlara sinmiş anıların izlerini sürdüm. Neredeyse barakalardan oluşan büyük çoğunlukta sefalet; bazen gıcırdayan merdivenler, bazen isli ocaklar, bazen de nemli duvarlar bırakmıştı geriye. Bunların arasında Vezirköprü sivil mimarisini yansıtan bir kaç ev Koruma Kurulu'nun çok isabetli kararı ile yıkım dışı bırakılmış ve "Bu Bina Koruma Altındadır" tabelaları çakılmıştı. En çok merak ettiğim bina ise caminin hemen yanından girilen sokağın Uluçay'a açıldığı yerdeki küçük Osmanlı Hamamı idi. Yıllar önce yine burada fotoğraf çekerken bu hamamı karşımda görmek beni bir hayli heyecanlandırmıştı. Ne var ki kubbesinin traşlanarak beton dökülmesine hayli üzülmüştüm. Buna rağmen, Roma ve Bizans kesme taşlarından devşirilerek yapılmış bu hamam, mahallenin en dikkkate değer yapısıydı. Her ziyaret ettiğimde biraz daha hırpalanmış bulduğum bu hamam, mahallenin terk edilişini belli ki daha büyük bir travmayla atlatmış ve her zamankinden daha fazla yaralı karşıladı beni. Yetkililerden öğrendiğime göre Koruma Kurulu henüz nihai kararını vermemiş. Ama ben hamamın da diğer beş ev gibi korunacağı ve hatta restore edilerek şehre güzel bir eser kazandırılacağı kanaatindeyim.

Belli ki Nalbantlının Uluçay yakası için saatler sayılı. Belki çok kısa bir süre içerisinde dev makineler temel kazmaya başlayacak. Ancak düşüncem o ki, bu alan, bizim sadece şehir tarihinin izini sürerken gördüğümüz bir kaç antik şehri altında barındırıyor olabilir. Bu şehirler; Bizans Şehri Andrapa, beylikler döneminin Köprü Köyü ve Selçuklu ile Osmanlının Gedegrası. Zira, Yörgüç Paşa 1427'de şehri Osmanlı topraklarına kattığında derenin kenarına çok süslü bir saray ve çok büyük bir pınar yaptırmıştı. Pınar'ın yerini biliyoruz ve pınar Toki sınırları dışında kalıyor. Ama sarayın yeri? Ayrıca Bizans döneminin ünlü Andrapası? Zira Toki alanı kentin metropolitlik merkezine çok yakın bir bir konumda. Tabi ki dere yatağı geçen bin küsür yıl içerisinde her yüz yılda oluşan ortalama iki depremle eğilip büküldü ve aynı zamanda bir kaç metre daha dip yatak oluşturdu. Roma dönemi için bir şey diyememekle birlikte, özellikle Aşağı Nalbantlı Camiindeki taşlar eğer daha yukarıdaki Roma şehri Neoklaudiopolis'ten getirilmediyse, onu da düşünmek gerekir kanaati taşıyorum.

Ama elbette tüm bunları bir varsayım olarak söylüyorum. Herşey, ilk kazmanın vurulmasıyla açıklığa kavuşacak. Yine de bu olasılığı gözardı etmiyor ve buradan tarihe not düşüyorum.

 

AdminAdmin